top of page

Ağrı Dağı Efsanesi - İBB Şehir Tiyatroları / Mart 2026

  • eceozen23
  • Mar 22
  • 4 min read

Zülfü Livaneli’nin müthiş tasviri ile, Gözüyle Kartal Avlayan yazar; Yaşar Kemal. Bu toprakların hikayelerini ondan daha iyi anlatan bir yazar Türk edebiyatında bence yoktur. Gerek folklorik öğeleri kullanışı, gerek sahip olduğu doğa sevgisinin de etkisiyle gözlem yeteneğiyle okumaktan her zaman keyif aldığım, her okuyuşumda bana bambaşka pencereler açar Yaşar Kemal.


Türk edebiyatına sadece romanlarıyla değil, hikayeleriyle, röportajlarıyla, denemeleriyle, şiirleriyle de imzasını atmış bir yazardan bahsediyoruz. En ünlü eseri 32 yılda tamamladığı İnce Memed serisidir ancak biz bugün ilk basım 1970 olan destansı romanı Ağrıdağı Efsanesi’ni ve bu eserin bence yapılabilecek en iyi tiyatro uyarlamasını konuşacağız.



Dağlı Ahmet’in misafiri, Hak’tan yadigar bir kır at. Dağlıların töresi, kapıya gelen at gönderildiği halde gitmezse o at Hak’tan yadigardır, sahibi bey de olsa paşa da Osmanlı padişahı da baş verilir at verilmez. At, Osmanlı padişahının değildir belki ama Beyazıt Paşa’sı Mahmut Han’ındır. Ne varki kendi soyu Ağrılı olsa da Mahmut Han Osmanlı olmuş gelenekleri unutmuştur. Bir de kızı Gülbahar vardır ki, Ahmet’in kaderine yaylada Küp gölünün üstündeki toyda yazılmış Gülbahar. Ne var ki kader onları zindanda buluşturacaktır. Gülbahar ki Ahmet’i kurtulsun diye zindancı Memo’ya ne isterse vereceğini söyleyen Gülbahar, Ahmet kurtulsun diye kardeşi Yusuf’a, Demirci Hüso’ya, Kervan şeyhi’ne giden Gülbahar, aşkının Ağrı Dağı’nda yakacağı ateşi 3 gün 3 gece bekleyen Gülbahar. Hikayenin sonunu anlatmayacağım size, ne dilim varıyor anlatmaya ne de boy ölçüşebilirim Yaşar Kemal ile. Küp gölünün bahara dönen çiçeklerinin tasvirine dalmadan hikayenin sonunun bir manası yok benim gözümde.


Kitabın Yapı Kredi yayınlarından 1985 yılı basımında Abidin Dino’nun ilustrasyonları da var. Büyülü bir gerçekliğin içinde geçiyor hikaye, Ağrı dağı’nın öfkesini dinliyoruz. Dağ yürüyor, biz titriyoruz. Yaşar Kemal böyle bir yazar, okumak ve yaşamak arasındaki o kalın duvarı balyozla yıkıyor ve sizi hikayenin içinde bırakıyor. Şimdi düşünün, ya bu büyülü hikayeyi sahnede izleseniz, Ahmet ve Gülbahar’ın kavuşmasına şahit olsanız, Demirci Hüso ve içinde kaynayan direnişiyle göz göze gelseniz?


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Harbiye Sahnesinde 1 Ekim 2024’te yaptığı premiyer ile Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi seyirci ile buluştu. Buluştu buluşmasına, her seansı yok sattı, her ay başı bilet platformlarında bana nöbet tutturdu. Ve 21 Mart 2026, Ümraniye Şehir Tiyatroları sahnesinde ben de bu oyunu izleme fırsatı elde ettim.


Oyuna döneceğim ancak Ümraniye sahnesine de bu oyun sayesinde ilk defa gittim. Genelde Şehir Tiyatroları’nı Müze Gazhane Sevda Şener Sahnesi’nde izliyoruz. Ağrı Dağı Efsanesi, Ümraniye sahnesi ile de tanışmamıza vesile oldu. Sahnenin ulaşımı oldukça kolay, M5 metrodan Yamanevler durağına ulaştıysanız, sahneye de ulaştınız demektir! Aracınız ile gelecekseniz hemen yanında katlı İSPARK otoparkı bulunuyor.



Sahnenin kapısında sizi Hacivat ve Karagöz karşılayacak, içeride ise Muhsin Ertuğrul oyunu beklerken size eşlik edecek. Benden Sonrası Tufan Olmasın’da Ümraniye sahnesi sayesinde okuma listeme eklendi örneğin!



Sahne oldukça geniş, büyük dekorlu oyunlar için çok uygun. Havalandırması güzel, açık hava tiyatrosu hissi yaşatıyor. Ses ve görüntü genel olarak sahnenin her köşesinde çok iyi. Ağrı Dağı Efsanesi, orkestralı bir oyun müzik oyuncuların sesini boğmuyor ya da izleyiciyi rahatsız etmiyor. Böyle mükemmel bir oyunu, böyle güzel tasarlanmış bir sahnede izleyince insan gerçekten bambaşka bir deneyim yaşıyor.


Daha önce bahsettiğim gibi, Ağrı Dağı Efsanesi Ekim 2024’te Harbiye sahnesinde prömiyerini yaptı. Yaşar Kemal’in bu eserini tiyatroya uyarlayan ise, Cadı Kazanı isimli bir başka tarifsiz oyunun da yönetmeni olan Yiğit Sertdemir. Cadı Kazanı keşke daha önce izlemeseydim de, tekrar ilk kez izleme fırsatım olsaydı dediğim oyunlardan. Sadece yönetmene değil, oyunda emeği olan herkese, müzik için Oğuzhan Balcı’ya, dramaturg Sinem Özlek’e, dekorlar için Barış Dinçel’e, kostümler için Candan Seda Balaban’a ve ismini sayamadığım tüm teknik ekip ile oyunculara, orkestraya ve orkestra şefi Burçak Çöllü’ye öncelikle çok çok teşekkür etmek istiyorum. Unutamayacağım bir gece yaşattılar bana.



Oyun 2 perde, 165 dakika sürdü. 165 dakika boyunca gözlerim dolu dolu, tüylerim diken diken izledim oyunu. Kır atın sahnede salınması bir mucizeden başka bir şey değildi. Yurdunun türkülerini sahnede, içten bir şekilde, yakılmasına sebep olan olayı izleyerek dinlemek; Ahmet ve Gülbahar kavuştuğunda çalınan davullara şahit olmak, dağlıların halayına katılmak…


Sahnede bu mucizeye tanık olunca Yaşar Kemal hümanizmini anladım, daha doğrusu mantıksal bir anlam değil bu sezinledim. İnsanı insan olduğu için sevmek, senin olan kültüre sahip çıkmak, tam manasıyla sana ait olmasa da bir kültürün içine doldurduğu neşe, insan olmak; sağın solun önün arkan savaşken insan kalmak hepsi hepsi sahneden kalbime aktı dün akşam.


Ahmet kır atıyla Ağrı Dağı’na tırmanırken, Gülbahar’ı zindandan almak için dağ yürürken, dağlılar Mahmut Han’a Ağrı Dağı’nın laneti üzerine olsun derken, Demirci Hüso at senindir lakin sen bu atı haketmiyorsun diye haykırırken, ‘… sen ateşe taparsın biz birlik olmuş olmamışız sana ne…’ fısıltıları Hüso’nun kulağına çalınırken Ağrı Dağı’nın eteğinde Ece’nin elleri titredi, yüreği küt küt attı. Gülbahar’ın haykırışları hala kulağımda, dağın öfkesini ise yüreğimde hissediyorum.


Okuduğundan, dinlediğinden, izlediğinden çok çabuk etkilenirim. Ama dünden beri Ağrı’ya gelen baharı görmek istiyorum. Dağlar beni hep çağırır, seslenişleri hep kulağımdadır ancak Ağrı beni hiç bu kadar şiddetli seslememişti. Kendimi yollara vurmak istiyorum, geçen hafta İsveç’teydim, bu hafta Ağrı’ya gitmek istiyorum. Ne olursa olsun içimdeki göçebeyi durduramıyorum, sırtına yüklenip evini gitme isteğim asla bitmiyor. Genler mi dersiniz? Arkeik istekler mi? Modern zamanlarda böyle bir göçebeye yer var mı?


Bu oyun benim belleğimden kolay kolay çıkmayacak, tıpkı göçebe Ece’nin para kazanmakla, ev sahibi olmakla, evlenmekle, evcil hayvan sahiplenmekle belki de ileride çocuk sahibi olmakla kaybolmayacağı gibi. Biliyorum o Ece bir gün içerideki diğer Ecelere karşı olan savaşını kazanacak ve ben yollarda bulacağım kendimi belki Ağrı’ya belki İsveç’e…


Umarım daha çok Yaşar Kemal eseri tiyatrolaştırılır, umarım böyle yetenekli tiyatrocularımızı, teknik ekiplerimizi nice nice masalsı hikayelerde izleriz. Bu ülkenin masalları ve efsaneleri böyle yeteneklerce çalışıldığı sürece beni tiyatro koltuğuna bağlamaya, kafamda dönüp dönüp bana hayatı sorgulatmaya devam edecek.


Tüm bu büyülü hissiyatın, 165 dakikanın ardından kendime şunu söyledim, iyi ki kitaplar var, iyi ki tiyatro var, iyi ki sanat var !


Siz kitabı okudunuz mu ya da oyunu izleme fırsatınız oldu mu? Yorumlarda buluşalım!


Tekrar görüşünceye kadar,

Sevgilerimle!


Ece


 
 
 

Comments


Post: Blog2_Post

Subscribe Form

Thanks for submitting!

©2021 by der Weltschmerz. Proudly created with Wix.com

bottom of page